Kırım Dergisi, 6 (24), 1998, 36-39. ss.
Millet
kavramı, aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında
aynı tarihi, kültürü ve çoğu zaman da dili paylaşan
insan topluluklarını tanımlayan sosyolojik bir kavramdır.
Ancak milleti oluşturan unsurlar her zaman aynı tarihî, kültürel
ve etnik kökenden gelmezler. Bunlar çoğunlukla, yüzlerce
yıllık kültürleşme, asimilasyon ve kültürel bütünleşme
gibi sosyolojik süreçler sonunda aynı ortak dil etrafında
birleşerek milleti oluştururlar. Milleti oluşturan
bireylerin birkaç kuşak önceki ataları farklı bir etnik
gruba ve kültür çevresine mensup olabilirler. Fakat
milletleşme sürecindeki sosyolojik hadiseler bunların aynı
kültür potasında eriyip birleşmelerini sağlar. Dolayısıyla
bireylerin etnik kökenleri ile ilgili kültürel değerler
sadece aile hatıralarında kalır. Bunlar da birkaç kuşak
sonra tamamen kaybolmaya mahkumdur. Neticede milleti oluşturan
bireyler bir süre sonra ortak tarih, kültür, gelenek-görenek
ve dili sahiplenme ve paylaşma şuuruna erişirler. Bu
noktaya ulaşıldığında, artık milletleşme süreci
tamamlanmış demektir.
Milletleşme
sürecini henüz tamamlamayan toplumlarda aile, soy, aşiret,
kabile bağları ve ilişkileri güçlenir. Mahallî kültür,
ortak bir cedde ya da soy atasına dayanan aile, soy, kabile
ilişkileri önem kazanır. Böylece, aynı coğrafyada yaşayan,
benzer geleneklere ve kültüre sahip toplumlar milletleşme
sürecini tamamlayarak bir millet oluşturacakları yerde,
mahallî kültür, tarih ve geleneklerini ön plana çıkararak
birbirlerinden farklı kabileler ve boylar halinde yaşamaya
devam ederler. Etnosantrizm, bölgecilik, kabile milliyetçiliği
gibi davranışlar bunların birleşmelerini önler ve
zamanla birbirlerinden çok farklı toplumlar haline
gelmelerine yol açar.
Kafkasya,
pek çok dilin, halkın, etnik grubun ve mahallî kültürün
bir arada yaşadığı, dünyanın ilginç bölgelerinden
biridir. Karadeniz ile Hazar denizi arasında uzanan bir coğrafyada
yaşayan Abhaz, Adige, Abaza, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş
ve Dağıstan halklarının oluşturduğu Kafkasya, siyasî
ya da fizikî bir coğrafî bölgenin adı değil, yukarıda
adlarını saydığımız halkların meydana getirdiği ve
“Kafkas Kültür Sahası” adını verdiğimiz kültürel
coğrafyanın adıdır.
Kafkasya
halkları yüzyıllardan beri aynı tarihi, kültürü ve coğrafyayı
paylaşmalarına rağmen, toplumsal yapılarında son derece
güçlü bir yere sahip olan aile-soy bağlılığı,
kabilecilik gibi tutum ve davranışları sebebiyle tarih
boyunca bir birlik oluşturamamışlardır. Kafkasya’da
birbirinden tamamen farklı pek çok dil ve lehçenin konuşuluyor
olması, birliğin oluşturulmasını bir dereceye kadar
etkilemiştir. Çünkü farklı dillerde konuşan kabile ve
boyların tek bir dil etrafında birleşerek milletleşme sürecine
girmeleri mümkün olmamıştır. “20. yüzyıl başlarına
kadar Kafkasya halkları arasındaki ortak anlaşma dilinin
Kıpçak Türkçesi olduğu bilinmektedir. 1404 yılında
Kafkasya’da bulunan Avrupalı misyoner Johannes de
Galonifontibus Kafkasya’da ve Karadeniz’in doğu kıyılarında
yaşayan Yunan, Ermeni, Çerkes, Got, Tat, Rus, Lezgi, Avar,
Kazikumuk, Alan kabilelerinin hepsinin Türk-Tatar dilinde
konuştuklarını yazmaktadır (Tardy 1978: 91). 17. yüzyılda
Kafkasya’da bulunan Evliya Çelebi, seyahatnamesinin “Çerkes
Vilayetleri” bölümünde, Çerkesler’in Türk-Tatar
dilinde konuştuklarını belirtmektedir. Konuşmalara
verilen örneklerden Çerkesler’in Kıpçak Türkçesini
bildikleri anlaşılmaktadır. Değişik dillerde konuşan
Kafkasya halkları arasında Kıpçak Türkçesinin ortak
anlaşma dili olarak yaygın biçimde konuşulduğunun en
somut kanıtı ise, 11 Mayıs 1918’de kurulan “Birleşik
Kafkasya Cumhuriyeti”nin resmî dilinin Kumuk Türkçesi
olarak kabul edilmesidir. Bu cumhuriyetin Sovyetler tarafından
işgal edilip yıkılmasıyla birlikte Kıpçak Türkçesinin
Kafkasya halkları arasındaki birleştirici rolü de sona
ermiş ve onun yerini emperyalist gücün dili olan Rusça
almıştır.
Kafkasya
halkları ortak tarihe, kültüre, gelenek ve göreneklere,
benzer toplumsal yapılara sahip olsalar ve yüzlerce yıldan
beri etnik açıdan birbirleri ile karışarak akraba
topluluklar haline gelseler bile, aralarındaki dil farklılığı
onlar için milliyetin ve etnik kimliğin bir göstergesi
haline gelmiştir. Dolayısıyla bugün tek bir “Kafkas
Milleti”nden söz etmek mümkün olmamakta, onun yerine
“Kafkasya Halkları” kavramı kullanılmaktadır.
Kafkasya
halkları arasında yaygın olan etnosantrizm ve kabile
milliyetçiliğinin etkisiyle, kendilerine etnik köken
arama ve tarihteki büyük kavim ve medeniyetlerle bağlantı
kurma çabaları ortaya çıkmıştır. Pek çoğu tarihî
gerçeklerden ve bilimsel temellerden yoksun olan bu araştırmalar
neticesinde Kafkasya halklarının bazıları, kendilerinin
tarihteki büyük kavim ve medeniyetlerden geldiklerini
ispatlamaya çalışmaktadırlar.
ADİGE
(ÇERKES)LER ARASINDA ETNİK KÖKEN ARAYIŞLARI
Kafkasya’nın
batı kısmında ve Karadeniz sahillerinde yaşamakta olan
Çerkesler kendilerine “Adige” adını verirler.
Kafkasya’nın en eski yerli halkı olduklarını iddia
eden Çerkesler arasında etnik kökenleri konusunda bir
birlik sağlanamamıştır. Çeşitli Çerkes araştırmacılar
etnik kökenlerini değişik kavim ve medeniyetlere bağlamaya
çalışmaktadırlar.
Osmanlıca
olarak kaleme aldığı “Kafkas Tarihi” adlı eserinde
Metcunatuko İzzet Adigeleri “Kafkasya’nın en eski
yerlisi ve beyaz ırkın en asil örneği” olarak kabul
etmektedir. Adigeler’in kökenini tarihteki Kimmer kavmine
bağlayan Metcunatuko İzzet Kimmerleri de Tevrat’ta
Yasef’in oğlu olarak gösterilen Gomer ya da diğer adıyla
Kimmer’in torunları saymaktadır. Ona göre M.Ö. 8. yüzyılda
Kafkasya’nın kuzeyini ve Azak denizinin güneyini ele geçiren
İskitler Kimmer halkını ikiye bölmüştür. Bunlardana
bir kısmı Adigeleri ve Gürcüleri meydana getirmek üzere
Kafkasya’da kalmışlar, diğer kısmı batıya sürülüp,
Avrupa’nın ortasını ve Fransa’yı işgal etmişlerdir.
Hatta bir kısmı da İngiltere ve İrlanda’ya geçmişlerdir.
Bu bölgelerdeki dağ, nehir, şahıs isimleri Adigeler ile
benzerlik göstermektedir. Metcunatuko İzzet “Kafkas
Tarihi” adlı kitabının bir başka bölümünde ise
Adigeler’in Hatti (Hitit) kavminin torunları olduklarını
ileri sürmektedir. Metcunatuko İzzet Adige prenslerinin (pşilerinin)
ve diğer asil sınıfların kullandıkları aile armaları
ve damgaların Hattiler’in hiyeroglif işaretlerinden
ortaya çıktığını, bunun da Hattiler’in Adigeler’in
ataları olduklarını ispatladığını iddia etmektedir.
Adigeler’in Ari (Hint-Avrupa) ırkından olduklarını
ileri süren Metcunatuko İzzet’in fikirleri kendi içersinde
çelişkilerle doludur ve hiçbir bilimsel temele
dayanmamaktadır. Ancak onu takip eden kuşaklardaki amatör
araştırmacılar da Adigeler’in kökeni konusundaki görüşlere
yeni tutarsızlıklar eklemeye devam etmişlerdir. Örneğin,
Kazım Atakan adlı araştırmacı Adigeler’i Kimmer-Meot
kavimlerine bağlar ve Adige adının “Tha dininden
olanlar” anlamında A-tha-khe’den türediğini ileri sürer
(Kuzey Kafkasya Dergisi, 13(74/75), 1989, 27.s.). Adige adının
Abhaz ya da bir başka yabancı dilden kaynaklanmış
olabileceğini şiddetle reddeden Atakan, bu ismin dünyada
başka benzeri bulunmayan, ölülerini zengin silah, donanım,
süs ve hizmet eşyalarıyla gömme kültürünün sahibi
Pre-Aryen Sümer, Hatti, Kimmer, Meot kültür ve uygarlık
zincirinin günümüzdeki uzantısını teşkil eden Çerkes
(Adige) halklarına ait olduğunu söyler.
Ğunokho
Piç’e takma adını kullanan bir başka amatör araştırmacı
Adigeler’in güneş neslinden olduklarını ve Adige adının
doğrudan doğruya “güneş” anlamında olduğunu ileri
sürmektedir (Kuzey Kafkasya Dergisi, 13(74-75), 1989,
36.s.). Ona göre, buzul döneminde Kafkasya’nın derin mağaralarına
çekilen Çerkesler, havaların ısınmasıyla yeniden mağaralarından
çıkmışlar ve yaşama geçmişlerdir. Güneşin ışınlarıyla
ısınan Çerkesler güneşi ilahî bir baba kabul edip ona
sığınırlar. Yazara göre Çerkesler ilk insan
neslindendirler. Başkalarının
dediği gibi, başka halkladan türeme değillerdir. Çerkesler
tarihin tanıdığı en eski toplumlardandır. Adige adı da
güneş anlamına gelir.
Adigeler’in
Atlantis medeniyeti’nin devamı olduklarını ileri süren
Aydın Erkan adlı araştırmacı, Kafkasya’nın Çerkeslerle
(Adigelerle) meskun bölgelerinde çok kıymetli kral
mezarları ve katakomb kültürü ve uygarlığının
bulunduğunu belirtir. Ona göre, Kafkasya’da geçmişte
çok büyük bir uygarlık bulunmuştur. Ancak sonra her
nedense halk bu büyük uygarlığı unutarak basit bir
pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat bu bölgenin
ilk çağlardan beri otokton (yerli) halkı olan Adigeler
yazılı olmayan töre ve kurallarla toplum düzenini sağlamışlardır.
Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan
bir medeniyetten ve burada yaşamış olan “Ad”
kavminoen bahsederler. Yazara göre Ad kavminin yaşadığı
ada bir tufan sonucu batmıştır. Bu efsane Atlantis
efsanesi ile aynıdır. Yazara göre Adige adı “Ad’dan
Gelen” anlamına gelebilir (Erkan 1986: 40).
Adigeler’in
kökenlerini tarihteki büyük kavimlere, medeniyetlere,
hatta ilk insanlara dayandırma gayretlerinin her türlü
bilimsellikten ve tarihî gerçeklerden uzak olduğu görülmektedir.
Metcunatuko İzzet’in Adigeler’in ataları olduklarını
iddia ettiği Kimmerler’in, M.Ö. 5. yüzyıla kadar
Kafkasya’yı hâkimiyetleri altında tutan Orta Asyalı
Proto-Türk kavimlerinden biri olduğu artık günümüz
bilim çevrelerince de bilinmekte ve kabul edilmektedir.
Adige prensleri ve soyluları arasında aile arması ve
damga kullanma geleneğini Hattiler’e bağlayan
Metcunatuko İzzet’in bu temelsiz yakıştırması da
bilim tarafından çürütülmüştür. Damga kullanma
geleneğinin Kafkasya’da hâkimiyet kuran atlı-göçebe Türk
kavimleri tarafından Kafkasya’ya getirildiği artık
bilinmektedir. Adigeler’in güneşin neslinden olduklarını,
ya da Atlantis medeniyetinin devamı olduklarını ileri süren
görüşlere bilimsel bir cevap aramak bile gereksizdir. Bütün
bu görüşleri küçük etnik grup psikolojisi ve
etnosantrizm açısından değerlendirmek gerekir.
OSETLER
ARASINDA ETNİK KÖKEN ARAYIŞLARI
Stratejik
açıdan Kafkasya’nın kilit noktası sayılabilecek bir bölgesinde
yaşamakta olan Osetler etnik kökenleri açısından karmaşık
bir durum arzetmektedirler. Hint-Avrupa dil grubunun İran
dilleri bölümüne giren Osetçe’nin İron ve Digor adı
veriler iki diyalekti bulunmaktadır. Dil yönünden İran
kavimleri arasında sayılan Osetler’in etnik kökenleri
konusunda çok çeşitli görüşler ileri sürülmektedir.
Ancak bu görüşlerin bir çoğu çelişkilerle doludur.
Osetler’in
kökenleri konusunda tarihçi Morgan şunları yazmaktadır:
“Osetler
bütün tarihî belgelere göre Kardlar’ın İran’dan
Van havalisine geldiklerinde Kafkasya’ya geçmişlerdir.
Bu olay M.Ö. 7. yüzyıla rastlar. Geliş biçimleri hakkında
Gürcü tarih belgelerinin bildirdiğine göre Osetler M.Ö.
8 yüzyılda Asya’dan gelerek Kafkasya’yı istila etmiş
olan İskit (veya Hazarlar’ın) İran seferleri sırasında
esir ettikleri halklardan biridir. Hazarlar Daryal geçidi
yolu üzerinden Kafkasya’ya geri dönerken, onları da
buralara yerleştirmişlerdir. Osetler’in dilleri ve
arkeolojik araştırmalar bunu ispatlar. Beşerî coğrafya,
arkeoloji, dilbilimi ve bunlara katılan komşu kavimlerin
nakillerine göre Osetler aslında Kafkasyalı olmayıp,
buraya sonradan geldikleri, ırken tamamen Arî oldukları
kesinleşmiştir.”(Morgan, c.II: 206)
19.
yüzyılda Klaproth gibi Avrupalı araştırmacıların
Kafkasya’da Hint-Avrupa dil grubuna giren İran
dillerinden birini konuşan Osetler’e rastlamaları Avrupa
bilim çevrelerinde yankı uyandırmıştı. Kafkasya’da
kendi ırk gruplarından akraba bir halkı bulduklarını
zanneden bilim adamları, o yılarda moda olan akımın
tesiriyle, bilim çevrelerinde henüz yeni keşfedilmiş
olan İskit ve Alan kavimlerinin torunlarının
Kafkasya’daki Osetler olduğuna karar verdiler. O yıllardaki
yüzeysel ve yetersiz araştırmalar neticesinde Avrupalı
bilim adamları İskitleri ve Alanları İndo-Germen
kavimlerinden sayıyorlar ve İran yaylalarından gelerek Güney
Rusya ve Kafkasya’ya yayılan bu kavimleri, İran dilinde
konuştuklarını varsayarak Avrupa kavimleri ile akraba
kabul ediyorlardı. İşte 19. yüzyılda Kafkasya’da İran
dilinde konuşan Osetler’e rastlayan bu araştırmacılar,
akraba bir kavim keşfetmenin verdiği heyecanla Avrupa
bilim çevrelerine Osetleri tarihteki İskit ve Alan
kavimlerinin torunları olarak tanıtılar. Tarihte
kendilerine önemli bir ecdad bulmanın sevinciyle, Osetler
de bu bilimsel dayanağı ve temeli olmayan görüşe sarıldılar.
İskitleri ve Alanları kendi ecdadları sayan bu görüşler
günümüze kadar ulaştı.
Oset
bilim adamı V. Abayev’in 6-8 Ekim 1966 tarihinde Kuzey
Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Orconikidze (şimdiki
Vladikavkaz) şehrinde tertiplediği ve Oset milletinin kökeni
ile ilgili görüşlerin ele alındığı bir konferansa
Leningrad, Moskova, Rostov, Stavropol şehirleri ile bütün
Kafkas cumhuriyetlerinden 32 bilim adamı katılmıştı.
Bu
konferansta Abayev, Osetler’in sahip olduğu İran kökenli
dilin onlara Alanlar aracılığıyla girdiğini ileri sürmüştü.
Abayev ayrıca, Oset mitolojisini inceleyen Miller, Dumezil
gibi bilim adamlarının Oset efsanelerinin İskit ve
Alanlarla ilintisini ispatlamış olduklarını ve İskit ve
Alanlar’ın yalnız dillerini değil, aynı zamanda
mitoloji ve efsanelerini de Kafkasya’ya getirmiş
bulunduklarını şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya
koyduklarını da belirtmişti.
Aynı
konferansta söz alan Prof. E.İ. Krupnov Osetler’in dil yönünden
İranlı, ancak antropolojik ve kültürel yönlerden tipik
Kafkasyalı olduklarını ileri sürmüş ve antropoloji araştırmalarının
Osetler’in dışardan gelip yerleşmiş bir halk olmaları
tezini kabul etmediğini belirtmişti. Bazı bilim adamlarının
yakın tarihlere kadar, bozkırlı göçebe olan İskitleri
Osetler’in cedleri olarak göstermeleri için mantıklı
sebepler bulmanın mümkün olmadığını iddia eden
Krupnov, M.Ö. 7-6. yüzyıllarda Kafkasya’ya gelen İskitler,
4-3. yüzyıllarda gelen Sarmatlar ve nihayet M.S. 1. yüzyılda
gelen Alanlar’ın İran diline sahip kavimler olduklarını
ileri sürmüş ve bunların Kafkasyalılarla ve bilhassa
Osetlerle karıştıklarını, bu sırada da kültürleriyle
Kafkas halklarının “Koban kültürü” adı verilen kültürlerini
yendiklerini savunmuştu. Osetleri Kafkasya’nın asıl
sakinleri olarak kabul eden Krupnov, İskit ve Alanlar’ın
Kafkasya’ya göçebe olarak gelip, kültür ve dillerini
Osetler’e vermiş olduklarını ileri sürmüştü (Batırhan
1971: 7).
Abayev
ve Krupnov’un bu konferansta bilimsel değil politik görüşler
ileri sürdükleri dikkati çekmektedir. Her iki bilim adamı
da gerçekte var olan değil, olmasını arzu ettikleri
fikirleri savunmaktadırlar. İskit ve Alanlar’ın İran
dilinde konuşan Hint-Avrupa (İndo-Germen) kökenli
kavimler değil, Orta Asya’dan Güney Rusya bozkırları
yolu ile Kafkasya’ya gelen Proto-Türk kavimleri oldukları
artık bilim dünyasında ispatlanmış ve kabul edilmiştir.
Kafkasya’ya kuzeyden gelen Kimmer, İskit, Alan, Hun gibi
kavimlerin Türk kökenli oldukları ve bunların
Kafkasya’daki torunlarının günümüzdeki Karaçay-Malkarlılar
oldukları bilinmektedir. Alanlar’ın kendi ataları
olduklarını iddia eden Osetler’in dilinde “Alan”
kelimesi bulunmazken, Karaçay-Malkarlılar günlük konuşma
dilinde bile birbirlerine “Alan” diye hitap
etmektedirler. Üstelik Gürcü-Megrel halkı Karaçaylılar’a
“Alani” adını verirken, Osetler’in kendileri dahi
Karaçay-Malkarlılar için “As” adını kullanmaktadırlar.
“As” tarihteki Alanlar’ın diğer adıdır. Bütün bu
bilimsel gerçekler ortada iken Osetler hâlâ mesnetsiz görüşleri
savunarak tarihte kendilerine bir ecdad yaratmaya çalışmaktadırlar.
Son olarak Kuzey Osetya Cumhuriyeti’nin adı “Alanya
Cumhuriyeti” olarak değiştirilmiştir.
Krupnov’un
Osetler’in antropolojik açıdan tipik Kafkaslı oldukları,
antropoloji araştırmalarının Osetler’in dışardan
gelip yerleşmiş bir halk olmaları tezini kabul etmediğini
ileri süren görüşünü bir başka bilim adamı olan
Ritter şöyle çürütmektedir:
“Kendilerini
İron olarak isimlendiren Osetler İran kökenli bir halktırlar.
Bazı bilim adamları Osetleri orta çağdaki göçlerden
tanınan Alanlar’ın torunları olarak kabul etme eğilimindedirler.
Fakat bu durum kesinlik kazanmamıştır. Bu dağlarda
Oset’in bir yabancı olduğunu Osetler’in dış görünümü
göstermektedir.” (Ritter 1977: 13).
Osetler’in
atalarının Kafkasya’ya güneyden geldikleri kesinlik
kazanmıştır. Ancak onlar Kafkasya’ya kuzeyden gelen
ileri derecede kültür seviyesine sahip ve güçlü
kavimlerin torunları olduklarını kabul ettirmeyi
arzulamaktadırlar. Fakat bu kavimlerin Türk kökenli atlı-göçebe
savaşçı kavimler olduklarının ortaya çıkması, İran
dilinde konuşan Osetler’in bütün tezlerini boşa çıkarmaktadır.
Neticede Osetler’in İskit ya da Alan kökenli bir halk değil,
tarihçi Morgan’ın tespit ettiği üzere, İskitler’in
İran seferi sırasında beraberlerinde Kafkasya’ya
getirip yerleştirdikleri bir halk oldukları anlaşılmaktadır.
BİR
DİĞER PROBLEM...
“KAFKASYA’NIN
OTOKTON HALKLARI” MESELESİ
Kafkasya
halklarının “Birleşik Kafkasya” idealini tehlikeye düşüren,
bilimsel değil politik ve ırkçı-şovenist temele
dayanan, bazı çevrelerce yerli yersiz kullanılan ve gündeme
getirilen bir kavram “Kafkasya’nın otokton (yerli)
halkları” kavramıdır. Bölücü ve ırkçı bir gaye
ile ortaya atılan bu kavramdan maksat, Kafkasya’da yaşayan
bazı halkları Kafkasya’nın ve Kafkas kültürünün asıl
sahibi sayarken, bazı halkları dışardan gelmiş ve
otokton (yerli) halkların kültürlerini kabul etmiş
halklar olarak göstererek onları dışlamaktır.
Bazı
amatör araştırmacıların kasıtlı olarak ya da
bilmeyerek bu kavramı sık sık kullandıkları dikkati çekmektedir.
Örneğin Muammer Canıdemir “Kafkasya problemlerinin Şapsığya
parantezi” adlı makalesinde şunları yazmaktadır:
“Hazar
denizi ile Karadeniz arasında yer alan topraklarda tarih öncesi
çağlardan günümüze gelen “otokton halklar” yaşamaktadır.
Kuzeyden ve Karadeniz’den Kafkasya’ya yapılan saldırılar
ve istilalar neticesinde bazı küçük gruplar otokton
halklar arasında kalmıştır. Bu gruplarla yerli halklar
arasında hâkim otokton kültür etkisinde bir kültür
birliği meydana gelmiştir.” (Canıdemir 1994: 11).
Sosyolojik
gerçeklerden, kültür teorilerinin bilimsel
hakikatlerinden tamamen habersiz olan bu ifadelerden
Kafkasya’nın otokton halklarının kimler oldukları ve kültürlerini
dışardan gelen hangi halklara kabul ettirdikleri anlaşılamamaktadır.
Bu sorunun cevabını Kafkas Derneği Genel Merkezi’nin
1997 yılında bastırdığı “133. Yıl” adlı broşürde
bulmak mümkündür. Broşürün “Kafkaslılar
Kimlerdir?” başlıklı bölümünde şunlar yazmaktadır:
“Kafkasya’nın
yerli (otokton) halkı olan Kafkaslılar, batı ülkelerinde
Caucasian, Circassian, Arap ülkelerinde Şerkes, Şerakise,
Türkiye’de Çerkes genel adıyla bilinmekte olup, Adige,
Abaza, Çeçen, Dağıstanlı ve Asetin ana gruplarından
oluşmaktadır. Ayrıca bölgede yüz yıllardan beri yaşamakta
olup aynı kültür dokusu içinde kaynaşan Karaçay ve
Balkar toplulukları da Kafkaslı kavramının kapsamı içinde
yer almaktadırlar.”
Bu
broşürdeki bilgilerden Karaçay-Malkarlılar’ın
Kafkasya’nın otokton (yerli) halkı olmadıkları ve
Kafkasya’ya dışardan gelerek otokton halkların hâkim kültürünü
benimsedikleri anlaşılmaktadır. Şayet politik ya da ırkçı-şovenist
bir amaç gütmüyorsa, masa başı araştırmalarına
dayanan bu görüşlerin hiçbir bilimsel dayanağı ve değeri
yoktur.
“Kafkasya
(Etnik, Tarihî Bir Araştırma)” adlı makalesinde T.
Halasi-Kun meseleye şöyle yaklaşmaktadır:
“Genellikle
gözden kaçan bir gerçek Kafkas kavimlerinin hiç birinin
gerçek anlamda yerli olmayışlarıdır. Bu kavimleri alışılageldiği
üzere yerliler ve sonradan gelenler olarak ikiye ayırmak
çok yanlış bir yaklaşımdır.
Çerkesler’in
Kafkasya’ya nasıl, nereden geldiklerine ilişkin elimizde
bir veri yoktur. Kafkas kavimlerinin güney kolundan iseler
geçmişlerinin Gürcülerinki ile bağlantılı olması
gerekir. Gürcülerle bağlantıları yoksa - başka bir
deyişle, Çerkeslerle Gürcüler arasındaki dil benzerliği
ile başka özellikler yalnızca kültür alış-verişine
bağlıysa - Çerkesler’in kökeni bilinmiyor demektir.”
(T.Halasi-Kun 1991: 45).
T.
Halasi-Kun Kafkasya halklarının hiç birinin gerçek
anlamda yerli olmadıklarını, hepsinin tarihin çeşitli dönemlerinde
Kafkasya’ya dışardan geldiklerini vurgularken, Çerkesler
Kafkasya’daki varlıklarını Sind ve Meot kavimlerine
dayandırarak, M.Ö. 5 binli yıllara kadar uzatmakta,
Osetler İskit, Sarmat ve Alan kavimlerini sahiplenmekte, Çeçenler
de tarihî geçmişlerini Urartular’a kadar dayandırmaktadırlar.
Bu durumda ortaya şu gerçek çıkmaktadır. Bir takım çevrelerin
iddialarına göre Türk kökenli halkların dışındaki bütün
halklar Kafkasya’nın otokton (yerli) halklarıdırlar. Türk
kökenli Karaçay-Malkar ve Kumuklar Kafkasya’ya sonradan
gelerek yerli halkların hâkim kültürlerini kabul etmişlerdir.
Bu iddiayı bilimsel açıdan çürütmek son derece kolaydır.
Ancak burada asıl önemli nokta, Kafkasya halklarını
“otokton halklar” - “sonradan gelen halklar” biçiminde
ikiye bölerek, bu halkların arasına ayrılık - ırkçılık
- bölücülük tohumlarının atılmak istenmesinin altını
çizmektir.
Kafkasya
halkları yüzlerce yıldan beri etnik ve kültürel açıdan
birbirleri ile karışıp bütünleşerek, bugün akraba
topluluklar haline gelmişlerdir. Ancak, tarihî ve
sosyolojik gerçekler gözardı edilerek, her halk kendi
etnik kökeninin ve tarihinin eskiliğini ispatlamaya çalışır
ve kendi kültürünün Kafkas kültürünün temelini teşkil
ettiğini iddia ederse, Kafkasya’nın birliği ideali suya
düşecektir. Kafkasya halklarının milletleşme sürecinin
önünde bir engel olarak duran bu tutum Kafkasya halklarına
zarar verecektir. Bu bakımdan, Kafkasya halkları arasında
“otokton halklar - sonradan gelen halklar” gibi sun’i
ve gereksiz bir ayrımın yapılmasına son verilmesi
“Birleşik Kafkasya” idealinin gerçekleşmesine yardımcı
olacaktır.
>
Kaynakça:
-
Tardy,
Lajos. “The Caucasian peoples and their neighbours in
1404”. Acta Orientalia, XXXII (1), 1978, 83-111.
-
Erkan,
Aydın. “Atlantis efsanesi ve Kafkasya ile ilişkisi”.
Kuzey Kafkasya, 11 (66-67), 1986, 37-43.
-
Batırhan,
Beksultan. “Osetin milletinin menşei”. Kuzey Kafkasya,
2 (7), 1971, 5-7.
-
Ritter,
Gustav. “Yeryüzünün halkları”. Kuzey Kafkasya, 7
(42), 1977, 9-14.
-
Canıdemir,
Muammer. “Kafkasya probleminin Şapsığya parantezi”.
Yedi Yıldız, 1 (4), 1994, 11-13.
-
T.Halasi-Kun.
“Kafkasya (Etnik-Tarihî Bir Araştırma)”. Kuzey
Kafkasya, 15 (83-84), 1991, 45-51.