 |
|
Kültür
Teorilerinin Işığı Altında Kafkas Kültürünün
Sosyolojik Analizi
|
 |
- Dr. Ufuk TAVKUL
- Kırım
Dergisi, 6 (22), 1998, 25-28. ss.
Kafkasya,
konuya yüzeysel yaklaşan politikacıların,
gazetecilerin, amatör araştırmacıların ve sözde
bilim adamlarının kolaylıkla anlayamayacağı kadar
karışık bir etnik ve sosyo-kültürel yapıya sahip
olan, tarih boyunca topraklarını yurt olarak
benimseyen ve bu topraklarda devlet kuran pek çok
kavim ve medeniyetin kültürel mirasını günümüze
taşıyan, birbirinden değişik dillerde konuşan kırktan
fazla halkın bir arada yaşadığı, dünyanın en
karmaşık bölgelerinden biridir.
Kafkasya,
tarih boyunca kader birliği etmiş, tarih boyunca
meydana gelen sosyolojik süreç neticesinde ortak bir
“Kafkas Kültürü” yaratmış, bu arada etnik açıdan
birbiriyle karışmış çeşitli Kafkas halklarının
yaşadıkları kültürel coğrafyanın adıdır.
“Kafkasya”
adını bir siyasî ya da fizikî coğrafî bölge
olarak görüp, etnik ve sosyo-kültürel açıdan
“Kafkas Kültür Alanı”na girmeyen milletleri de
bu kültür sahasına dahil etmek bilimsel açıdan
son derece yanlıştır.
Kafkasya
adını verdiğimiz kültürel coğrafyada yaşayan ve
“Kafkas Kültür Alanı”na dahil olan Kafkas
halkları Karadeniz ile Hazar denizi arasında yaşamakta
olan Abhazlar, Adige boyları, Abazinler, Kabardeyler,
Karaçay-Malkarlılar, Osetler, Çeçen-İnguşlar,
Kumuk, Avar, Lezgi, Dargı, Lak gibi Dağıstan
halklarıdırlar. Bu halkların yaşadıkları bölge
tarih boyunca Kafkasya olarak adlandırılmış ve yüksek
Kafkas sıradağları ile “Kafkas Ötesi” (Transcaucasus
/ Zakavkaz) adı verilen Gürcistan, Ermenistan ve
Azerbaycan’dan ayrılmıştır.
Bu
bilimsel gerçek ortada iken, hâlâ Kafkasya’yı
Kuzey ve Güney olarak ikiye ayırmak Kafkasya gerçeğini
hiç anlamamak, Kafkasya’nın tarihî, etnik, kültürel
ve sosyolojik yapısını idrak edememek anlamına
gelmektedir.
Kafkas
Kültürü bugün Kafkas Kültür Alanı olarak adlandırdığımız
geniş bir coğrafyada, farklı dillerde konuşan pek
çok halkın küçük nüanslarla birbirinden ayrılan
ortak hayat tarzını, ortak dünya görüşünü, âdet
ve geleneklerini, folklor değerlerini ifade
etmektedir.
Kafkas
Kültürü’nün tarihî, etnik ve sosyolojik kökenlerinin
ortaya çıkarılması meselesi günümüzde henüz
tam olarak aydınlığa kavuşturulamamıştır.
Kafkas Kültürü konusunda araştırma yapan Kafkas kökenli
araştırmacı ve bilim adamlarının pek çoğu
“kabile milliyetçiliği” zihniyetini üzerlerinden
atamamışlardır ve bunu araştırmalarına da yansıtmaktadırlar.
Bu tip araştırmacıların bir kısmı ise sosyolojik
gerçeklerden habersiz oldukları için, Kafkas Kültürü
ile ilgili meselelere “etnosantrik” bir bakış açısıyla
yaklaşmaktadırlar.
Bir
bilim adamının ya da sıradan bir insanın kendi kültürünü
bir bütün olarak görebilme yeteneği, o kültürün
kalıplarını değerlendirebilmesi ve sonuçlarını
onaylayabilmesi objektifliği gerektirir. Ancak,
insanlar etnosantrik bir eğilim içindedirler. Yani,
diğer kültürleri kendi kültürlerini ön plana
alarak değerlendirirler (İlbars 1987: 202).
Etnosantrizm
yeryüzünde belki de en güçlü biçimde Kafkas
halklarının arasında yaşamaktadır.
Kafkasya’daki her kabile, ya da boy Kafkas Kültürü’nün
merkezine kendini koymakta ve bütün kültürel değerlerin
kendilerinden diğer Kafkas halklarına geçtiğini
iddia etmektedirler. Her kabile kendisinin “en savaşçı”,
“en kahraman”, “en asil”, “en medenî”
kabile olduğunu kabul etmekte ve Kafkas Kültürü’nün
yaratıcılarının kendileri olduğunu düşünmektedirler.
Onlara göre, Kafkas millî kıyafeti, Kafkas halk
dansları, Kafkas Nart destanları, Kafkas gelenek-görenekleri
kendilerinden diğer Kafkas halklarına yayılmıştır.
Etnik
yapı, kültürel yayılma, kültürleşme,
asimilasyon, kültür bütünleşmesi gibi sosyolojik
süreçlerden haberi olmayan Kafkas kökenli sıradan
insanların “etnosantrik” düşünmeleri bir
dereceye kadar hoş karşılanabilir olsa da, aynı
yaklaşım tarzına Kafkas kökenli bilim adamı ve
araştırmacıların yazılarında da rastlanması
Kafkas Kültürü’nün bilimsel temelde ciddî biçimde
incelenmesini ve analizinin yapılmasını gerekli kılmaktadır.
Ancak, başlı başına bir araştırma konusu olan bu
meselenin kısa bir makale kapsamında detaylı olarak
incelenebilmesi imkansızdır. Bu sebeple, bu makale
konuya ancak giriş mahiyeti taşımakta ve ileride
yapılacak araştırmalara bir başlangıç olma
gayesini gütmektedir.
Kültür,
insanoğlunun kazandığı bilgi, inançlar, sanat,
ahlak, yasalar, görenekler ve tüm öteki beceri ile
alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütündür
(Wells 1984: 43). Kültür, içgüdülere ve kalıtıma
bağlı değildir, her ferdin doğduktan sonraki yaşantısı
içinde kazandığı davranış ve tepki eğilimleridir.
Topluluk hayatı olmaksızın kültür söz konusu
olamaz. Kültürün unsurları aynı topluluğun diğer
üyeleriyle bir sosyal grup oluşturularak elde
edilir. Bir grubun üyeleri tarafından paylaşılan
alışkanlıklar, kabul edilen davranış, tutum ve değerler
o grubun kültürüdür.
Kültür
olgusunun dış dinamiğinin temelinde her kültürün
yalnızca kendine benzemesi ilkesi bulunmaktadır. Hiçbir
kültür diğer kültürlerin ürünlerini kendi bünyesine
uyum sağlayacak biçimde özümlemeden alamaz (Özönder
1984:141).
Kültürün
kesin sınırlarını çizmek, belli bir coğrafî sınır
içine yerleştirmek mümkün değildir. Kültürün
en önemli özelliklerinden biri onun sınırlarındaki
belirsizliktir. Siyasî ya da coğrafî açıdan sınırları
kesin olarak çizilemeyen kültürler birbirleri ile
devamlı temas halindedirler ve sürekli olarak
birbirlerini etkilemektedirler.
Kültür
açısından birbirlerinden belirgin farklılıklarla
ayrılan iki topluluğun birbirleriyle uzun süreli ve
sıkı temas halinde yaşamaları sonucunda meydana
gelen kültür değişmeleri “kültürleşme” (acculturation)
kavramıyla ifade edilir (Erdentuğ 1988: 78). Kültürleşme
farklı toplumların karşılıklı olarak
birbirlerinden etkilenmesidir. Kısacası, kültürleşme
farklı kültürlere sahip fert gruplarının sürekli
temasları neticesinde her iki grubun orijinal kültür
kalıplarında meydana gelen değişmeleri ihtiva eden
bir fenomendir (Spicer 1968: 22).
Toplumun
komşu kültürlerden aldığı yenilikler kendi kültürü
tarafından benimsendiği anda kültürleşme süreci
başlamış demektir. Bir toplum bir başka toplum
tarafından istila edildiğinde ya da ele geçirildiğinde,
geniş bir sahada kültürleşme meydana gelir. Kendi
kültürlerine düşkün olan toplumlar kültürleşmeye
karşı koyabilmek için sosyal ilişkilere engeller
koyarlar, ancak bu teşebbüslerin çok azı başarılı
olabilir ve hiçbir zaman amaçlarına tam olarak ulaşamazlar.
Bir başka kültürle uzun bir zaman periodu süresince
sosyal ilişki içine giren toplumlarda kültürleşme
daha çabuk olur (Bierstedt-Meehan-Samuelson 1964:
75). Bir topluma ait yenilikler ve kültürel formlar
bir başka toplumun kültürüne geçerken, bunları
kendi kültürüne adapte eden toplum, o fikir,
gelenek ya da kurumları kendine göre geliştirir
(Park 1948: 282).
Kültür
unsurlarının coğrafya bakımından yer değiştirerek
bir toplumdan diğerine geçmesi süreci “yayılma”
(difüzyon) olarak adlandırılır (Harris 1971: 152).
Bir kültüre giren yeni kültür unsurları ile
toplum mücadeleye girer. Yeni kültür unsuru çok üstün
olsa da, toplum yıllardır alıştığı eski kültür
unsurunu bir anda terk edemez. Ancak yeni kültür
unsuru eskilerden daha yararlı ve verimli sonuçlar
sağlarsa toplumda süreklilik kazanır (Murdock 1965:
126). Kültüre giren her hangi bir yeniliğin kültürün
bir unsuru haline gelebilmesi için, onun toplum tarafından
kabul edilmesi gerekir. Ancak kültürel değişme seçicidir.
Sosyo-kültürel kimliği tehdit eden güçlü
yenilikler toplum tarafından reddedilirler (Lurie
1968: 297). Toplum tarafından kabul edilen yeni kültür
unsuru toplumun diğer kültür unsurları ile bütünleşir.
Yeni kültür unsurunun toplumun kültür yapısına
tamamen uyum sağladığı bu aşamaya “bütünleşme”
adı verilir (Murdock 1965: 127).
Bütün
kültürler, onları taşıyanların göçleri
sonucunda yayılmakla birlikte, bir kültür değişime
uğratılmadan ve yeniliklerin seçimi yapılmadan hiçbir
zaman bir başka toplum tarafından kabul edilmez. Bir
kültürel yenilik unsurunun bir başka toplum tarafından
kabulü, o yeniliğin toplumun kültürüyle bütünleşmesine
de bağlıdır (Heine-Geldern 1968: 170).
Kültürün
bir başka boyutu da asimilasyondur. Farklı etnik
mirasa dahil fert ya da grupların toplumun hâkim kültürü
karşısında erimesi süreci “asimilasyon” olarak
adlandırılır. Asimilasyon, iki ya da daha fazla kültürel
sistemin birleşmesi ya da fertlerin orijinal
toplumlarından ve kültürel ortamlarından yeni
sosyo-kültürel çevrelere geçmeleriyle başlaması
yönünden “ kültürleşme” ya da “kültürel
değişme”den ayrılır (Simpson 1968: 439).
“Kafkas
Kültür Alanı” olarak adlandırdığımız bölgeyi,
Abhaz-Abazin, Adige, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş
ve Dağıstan halklarının ortak kültürü olarak
nitelendirdiğimiz “Kafkas Kültürü”nü, yukarıda
kısaca temas ettiğimiz kültür teorileri temelinde
ele aldığımızda, Kafkas Kültürü’nün
Kafkasya’da ortaya çıkmış ve gelişmiş saf bir
kültür olmadığını, tersine dışarıdan
Kafkasya’yı etkileyen pek çok kültür ve
medeniyetin izlerini taşıdığını rahatlıkla görebiliriz.
Dünyada
“saf ırk” olmadığı gibi, “saf kültür”ün
de olmadığı bilinen bir gerçektir. Kafkasya gibi,
tarih boyunca pek çok kavmin istilasına uğrayan, üzerinde
yüzyıllar boyunca bir çok devletin siyasî, sosyal,
ekonomik ve kültürel baskısını taşıyan, sarp ve
derin vadilerine, sık ormanlarına, yüksek dağlarına
asırlar boyunca sığınmış pek çok kavim, kabile
ve etnik gruba ev sahipliği yapan bir bölgede saf ırk
kalmayacağı gibi, saf kültürün korunması da söz
konusu olamaz.
Kafkas
Kültürü’nün sosyolojik boyutunu değerlendiremeyen,
Kafkasya’nın tarihî, etnik, kültürel arka planının
göremeyen bazı art düşünceli araştırmacılar
konuya siyasî açıdan yaklaşarak, Kafkasya halklarını
“otokton” (yerli) halklar ve “dışarıdan gelen
halklar” olarak bölmek gibi ırkçı-şovenist bir
eğilim içersindedirler. Onlara göre Kafkas Kültürü’nün
ve Kafkasya’nın asıl sahibi otokton (yerli)
halklardır. Kafkasya’ya dışarıdan gelerek yerleşen
halklar ise otokton Kafkas halklarının kültürlerini
benimsemiş ve onların içinde asimile olmuşlardır.
Bilimsel
açıdan son derece yanlış ve sakat olan bu şovenist
görüşün aksine, tarihî, arkeolojik, etnolojik
veriler Kafkas Kültürü’nün temelini oluşturan kültür
ve medeniyet unsurlarının hemen hemen tamamının
Kafkasya’ya dışarıdan geldiğini belgelemektedir.
Kimmer,
İskit, Hun, Bulgar, Hazar, Alan, Kıpçak gibi kuzey
bozkırlarından gelerek Kafkasya’yı binlerce yıl
hâkimiyetleri altında tutan Türk kavimlerinin kültürel
ve etnik unsurlarının yanı sıra, Karadeniz yolu
ile batıdan gelen Yunan, Roma, Ceneviz, Bizans ticarî
kolonilerinin beraberlerinde getirdikleri kültür
unsurları, Ön Asya medeniyetlerinin Kafkasya’ya taşıdıkları
kültür unsurları ile Kafkas Ötesinden Gürcüler’in
Kafkasya’ya getirdikleri kültürel ve etnik
unsurlar Kafkas Kültürü’nün oluşumunda en önemli
paya sahiptirler.
Yayılma
(difüzyon) adını verdiğimiz sosyolojik süreçle
Kafkasya halkları arasında yayılan yabancı kültürlere
ait kültür unsurları toplumun diğer kültür
unsurları ile bir süre sonra bütünleşmiştir. Bu
arada göç, ticarî ilişkiler, istila gibi
sebeplerle Kafkasya’ya yerleşmiş bulunan değişik
kavimlerin kültürleri ile Kafkasya halklarının kültürleri
sıkı temasa geçmiş ve uzun süreli birlikte yaşamanın
sonucunda her iki toplumun kültürleri birbirlerinden
etkilenerek değişime uğramış ve “kültürleşme”
adı verilen sosyolojik süreç sonunda toplumlar arasında
ortak bir kültür meydana gelmiştir. Ancak, ana
hatlarıyla ortak bir kültürün etrafında birleşen
halklar, kendi orijinal kültürlerine ait bazı
unsurları da titizlikle korumayı başarmışlardır.
Bunların başında her halkın, her kabilenin konuştuğu
dil gelmektedir. Bugün Kafkas halkları
Karadeniz’den Hazar denizine kadar olan bölgede
birbirinden tamamen farklı pek çok dil ve lehçe
konuşmaktadırlar.
Dil
etnisitenin belirleyici unsuru olmadığı gibi, etnik
kökenin bir göstergesi de değildir. Çünkü aynı
etnik kökene, ya da ırka mensup topluluk ya da
halkların çeşitli sebeplerle birbirlerinden koparak
farklı dillerde konuşmaya başladıkları tarihî ve
sosyolojik bir gerçektir.
Kafkas
halklarının birbirinden tamamen farklı pek çok
dilde konuşuyor olmaları onların etnik açıdan da
birbirlerinden tamamen farklı oldukları anlamına
gelmez. Etnik ilişkiler açısından Kafkasya halkları
arasında büyük ölçüde bir etnik karışım ve bütünleşme
olduğu görülmektedir. Bir etnik grubu diğerlerinden
ayıran biyolojik, sosyo-kültürel ve linguistik özellikler
bakımından ele alındığında, Kafkasya halklarını
biyolojik ve sosyo-kültürel açılardan
birbirlerinden tamamen farklı etnik gruplar olarak ayırmak
mümkün değildir. Ortak bir “Kafkas Kültürü”
etrafında toplanan Kafkasya halklarını
birbirlerinden ayıran “dil” farklılığıdır.
Ancak sosyo-linguistik araştırmalar onların
dillerinin de birbirinden oldukça etkilendiğini ve
aralarında önemli oranda kelime alış-verişi olduğunu
göstermektedir (Tavkul 1995: 22).
“Kafkas
Kültürü”nün yaratıcılarının ve asıl
sahiplerinin Kafkasya’nın otokton (yerli) halkları
olduğunu ileri süren bazı araştırmacıların gözden
kaçırdıkları en önemli unsurlardan biri de, toprağa
yerleşik ziraatçi kavimlerle, atlı-göçebe
kavimler arasındaki siyasî-ekonomik-kültürel savaş
ve ilişkilerin sosyolojik boyutları ve sonuçlarıdır.
İngiliz
tarihçisi Toynbee’ye göre göçebelik bir çok yönden
çiftçilikten üstün bir meziyettir. Çünkü, başta
hayvanların ehlileştirilmesi, yabanî bitkilerin
ehlileştirilmesinden üstün bir sanattır. Ekonomik
bakımdan ise yerleşik ziraatçi toplum yetiştirdiği
ham mahsulü doğrudan doğruya tüketirken, göçebe
toplum aslında yenmesine imkân olmayan otları
hayvanlara yedirerek onları süte, ete, yapağıya dönüştürür.
Bunun için güç fizikî şartlara uyum sağlamak
gerekir. Bu faktörler çobanlık mahareti yanında,
askerî kabiliyetlerin de gelişmesini sağlar. İleriyi
görüş, sorumluluk duygusu, fizikî ve ahlakî dayanıklılık
gibi kabiliyetler kazandıran göçebe hayatı
Toynbee’ye göre, hiç şüphesiz insan maharetinin
bir zaferidir (Rasonyi 1988: 5).
Atlı-göçebe
kavimler arasında son derece güçlü olan aile,
geleneksel hukuk, toplumsal tabakalaşma gibi sosyal
yapıya ait unsurlar, onları daima yerleşik-ziraatçi
kavimler karşısında üstün kılmıştır. Askerî
güç ve savaşçılık açısından daima yerleşik-ziraatçi
kavimlerden üstün olan atlı-göçebe kavimler
“sosyal organizasyon” açısından da onlardan güçlü
oldukları için bir süre sonra, kaçınılmaz bir biçimde
yerleşik-ziraatçi kavimleri siyasî ve kültürel açıdan
hâkimiyetleri altına almışlardır.
Kafkasya’nın
otokton halkları adı verilen, toprağa bağlı-yerleşik
ziraatçi kavimler M.Ö. 1800-1700 yıllarından
itibaren M.S. 1300 yıllarına kadar kesintisiz biçimde
“Atlı-Göçebe Bozkır Kültürü”ne mensup Proto-Türk
ve Türk kavimlerinin siyasî ve sosyo-kültürel hâkimiyeti
altında yaşamışlardır.
Bozkırların
“Kurgan Kültürü”nü Kafkasya’ya taşıyan
Kimmer ve İskit adlı Proto-Türk kavimlerini Hunlar
izlemiş ve M.S. 3.-4. yüzyıllarda Kuban bölgesine
yerleşen Hunlar’ın bir kolu olan Bulgar Türkleri
7. yüzyıla kadar bölgenin tek hâkimi olarak yaşamışlar
ve bu arada hâkimiyetleri altındaki yerleşik-ziraatçi
otokton kavimleri de kültürel yönden etkilemişlerdir.
Bozkır-göçebe kültürüne mensup olmakla birlikte
ziraat alanında da çok ileri seviyede olan Bulgar Türkleri
Kuban bölgesindeki kavimlere ziraat tekniği açısından
da pek çok yenilikler getirmişlerdir. Bozkır-göçebe
kültürüne mensup Hazar Türklerinin kurduğu Hazar
İmparatorluğu da Kafkasya’yı yüzyıllar boyunca
siyasî ve kültürel açıdan hâkimiyeti altında
tutmuştur. Hazarları takip eden Kıpçak Türkleri
de 14. yüzyılda kurulacak olan Altın Ordu
devletinin hâkimiyetine kadar olan sürede
Kafkasya’nın tartışmasız tek hâkimi olmuşlar
ve burada yaşamakta olan halkları etnik ve kültürel
yönlerden büyük ölçüde etkilemişlerdir. 14. yüzyılda
Altın Ordu devletinin Ak-Orda ve Kök-Orda adında
iki parçaya bölünmesiyle Kafkasya Kök-Orda’nın
hâkimiyeti altına girmiştir. Kök-Orda’nın da
esas unsurunu Kıpçak Türkleri oluşturmaktaydı.
“Kafkas
Kültürü”ne asıl karakterini kazandıranların
Kafkasya’yı yaklaşık 4 bin yıldan beri siyasî,
etnik, sosyo-kültürel açıdan hâkimiyetleri altında
tutan “Bozkır Kültürü”nün atlı-göçebe savaşçı
kavimleri olduğu anlaşılmaktadır. Atlı-göçebe
kavimler ile yerleşik kavimlerin ilişkisi toplumsal
işbölümünü yaratırken, birbirleriyle karşılıklı
temasa geçen farklı kültürler bir süre sonra “kültürleşme”
sürecine girmiştir. Kafkasya’da değişik dil
grupları etrafında farklı kabileler, halklar ve
etnik gruplar ortaya çıkarken ve farklı kültürler
de kendi özelliklerini bir dereceye kadar korurken,
ortak bir “Kafkas Kültürü” etrafında birleşmeye
başlamışlardır. Bunda Kafkasya halklarının
benzer hayat şartları etkili olurken, birbirleri
arasındaki etnik ve sosyo-kültürel ilişkiler de
son derece önemli rol oynamıştır. Kafkas halklarının
“kültürel bütünleşmesinde” asimilasyonun da
payı vardır. Toplumsal baskı, göç, ekonomik sıkıntı,
kan davası, kölelik gibi çeşitli sebeplerle bir
etnik gruptan diğerine geçmek zorunda kalan şahıs,
aile hatta soylar Kafkas halkları arasında etnik ve
sosyo-kültürel bütünlüğe katkıda bulunmuşlardır.
Sosyolojik
veriler “Kafkas Kültürü”nün çok farklı
kaynaklardan beslendiğini, Kafkasya halkları arasındaki
kültürleşme, bütünleşme, asimilasyon gibi süreçler
sonunda günümüzdeki şeklini aldığını ortaya
koymaktadır. Bugün Kafkasya halklarını şovenist
bir yaklaşımla, ırklarına göre değerlendirerek
“otokton-yerli halklar” ve “dışarıdan gelen
halklar” olarak ayırmak bilimsel açıdan mümkün
değildir. “Kafkas Kültürü” bu halkları birleştiren
en önemli unsurdur.
Kaynakça
|